Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanması, Türkiye medyası için bir kırılma anı niteliğinde. Çünkü bu kez mesele bir gazetecilik faaliyeti ya da gazetecilik mesleği adı altında yapılan bir “haber” değil çok daha ağır suç iddialarının bir medya kurumunun içinde nasıl kök salabildiğine dair bir sorgulama.
Dün gece saatlerinde Başsavcılığın Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderdiği sevk yazısı ortaya çıktı. Yazıda "Uyuşturucu madde kullandıktan sonra da ikiden fazla kişilerin birlikte cinsel ilişkiye girdikleri ayrıca şüphelinin çevresinde bulunan kişiler ile bu şekilde kadınları ilişkiye sokarak bu kişileri ilerleyen süreçte kendisine ve çevresine sektörel ve maddi anlamda menfaat sağladığı..." ifadeleri yer aldı.
Şayet bu iddialar doğruysa, ortada yalnızca bireysel bir çöküş değil; medya sektörünün uzun süredir konuşmaktan kaçındığı etik zafiyetlerin sistematik bir boyut kazandığı gerçeği var.
Bu noktada soru ister istemez Habertürk’ün tepe yönetimine ve medya patronu Kenan Tekdağ’a da uzanıyor. Bir kurumda bu ölçüde etkili bir yöneticinin özel hayatındaki karanlık iddialar nasıl olup da fark edilmez?
Ya da daha keskin bir soruyla söyleyelim:
Kurum içindeki güç ilişkileri, bazı davranışların görülmemesine mi yol açtı yoksa iddia edilen sistemin ta kendisi bu ilişki miydi?
Ciner Medya Grubu yıllardır Türkiye’nin en büyük medya yapılarından biri. Bu yapının içinde kimlerin yükseldiği, kimlerin ekrana taşındığı, hangi ilişkilerin tercihleri şekillendirdiği soruları bugün daha yüksek sesle soruluyor.
Bunlar yalnız magazinel merak konuları değil, kamu yararına hizmet etmekle yükümlü bir sektörün hesap vermesi gereken başlıklar.
Olayın ortaya çıkmasının ardından medyadaki temkinli sessizlik de dikkat çekici.
Her skandal günlerce manşet olan medya, bu kez kendi içindeki olası çürümeyle yüzleşmekten kaçınıyor.
Oysa Sokrates’in söylediği gibi:
“Sorgulanmayan güç önce sahibini, sonra düzeni bozar.”
Bugün Türkiye medyası tam da böyle bir eşiğin üzerinde duruyor.
Elbette hukuki süreç sonuçlanmadan kesin hüküm vermek doğru değil.
Ancak bir gerçek var: Bu dosya, medya sektörünün kendisini yeniden tanımlaması gerektiğini açıkça gösteriyor.
Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanması tek başına bir skandal değildir;
medyanın içinde yıllardır süren denetimsizliğin ve patron-yönetici ilişkilerinin ne kadar tuhaf bir etik zemine oturduğunun işaretidir.
Kamuoyunun güvenini kaybetmiş bir medyanın, Medyaya güvenini kaybetmiş emekçilerin olduğu bir düzenin topluma hizmet etmesi söz konusu olamaz.
O nedenle bu olay, yalnızca bir kişinin değil, bir alanın alarmıdır.
Ve bugün medya kendine şu soruyu sormak zorunda:
“Medya gerçekten kamuya hizmet eden bir sektör mü? Yoksa güçlü olanın görünmez ajandasına hizmet eden bir yapıya mı dönüştü?”
Sokrates’i anarak, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığını bir kez daha tebrik ediyorum.

